Bozulmayan Maya

Aslında bugün Eylül’e dair yazmak niyetindeydim. BOP denen ihanet projesinin Anadolu coğrafyasındaki ilk adımı olduğunu düşündüğüm ve Türkiye’nin istikbali olan bir neslin geleceğini karartan 12 Eylül 1980 darbesinden bahsetmeyi düşünüyordum. Yine aynı melun projenin, Anadolu topraklarının bölünüp parçalanması ve haçlı zihniyetinin ezeli ve ebedi hayali olan “Türk varlığının bu coğrafyadan silinmesi” fikrine çanak tutan gelişmelerin ön adımı olarak değerlendirdiğim 12 Eylül 2010 referandumuna işaret etmeyi arzuluyordum. Ama geçtiğimiz Perşembe günü akşamı, yani 11 Eylülü 12 Eylüle bağlayan gece misafirlerimizi yolcu etmek üzere gittiğim Sakarya Büyükşehir Terminalinde şahit olduğum manzara beni öylesine etkiledi, öylesine ümitlendirdi ki vazgeçtim Kara Eylülleri anlatmaktan. Karanlıkları değil, aydınlık ümitleri paylaşmak istedim sizlerle.

Misafirlerimle birlikte terminale girdiğimiz esnada pek anlam veremediğimiz bir takım sesler ve çığlıklar geliyordu kulaklarımıza. Giden yolcu otobüslerinin yanaştığı peronlara doğru yöneldiğimizde olağan dışı bir hareketlilik ve kalabalık gördük uzaktan. Yaklaştıkça, duyduğumuz seslerin oradan geldiğini anladık. Bir an kulak kabarttığımızda anladık neler olduğunu. Ana kuzularını, kutsal vatan görevine uğurlamak üzere gelenlerin çığlıklarıydı duyduğumuz sesler.

Şahit olduğum manzarayı güzelleştirmek veya cazip kılmak için, inanın hiçbir gayret göstermeyeceğim, tek kelime ilave etmeyeceğim. Çünkü hiçbir ek ifade veya abartı, o akşam şahit olduğum güzelliklerin üzerine çıkamaz. Guruplar halinde üç ayrı otobüsün etrafında toplanmış genç- yaşlı, kadın- erkek çok sayıda insan, hançerelerini yırtarcasına bağırıyorlardı; “EN BÜYÜK ASKER BİZİM ASKER!”. Ardından sırasıyla geliyordu yüreklerimize su serpen bir melodi güzelliğinde; “Vatan sana canım feda!..”, “Her Türk asker doğar!..” v.s. sloganlar. En fazla dikkatimi çeken bir slogan oldu. Daha öncelerden aklımda kalan “Apo’nun itleri …!” diye başlayan bir slogandan esinlenmişlerdi sanırım. “IŞİD’ İN İTLERİ, YILDIRAMAZ BİZLERİ!..” diye haykırıyorlardı gençler. “Demek ki insanımız pek çok şeyin farkında” diye mırıldandım kendi kendime. Hem de Apo’dan ve IŞİD’ den medet uman yönetenlerine rağmen. Misafirlerimizin bineceği otobüsün 45 dakikalık gecikmesinin bile hiç farkına varmadan, ayakta izledik o muhteşem koroyu.

Arada etrafa göz gezdiriyordum. O esnada o alanda bulunan herkes, otobüse binan otobüsten inen, yolculuğa çıkan yolculuktan dönen, kadını erkeği, yaşlısı genci, küpelisi sakallısı, uzun saçlısı kısa saçlısı, herkes ama herkes şevkle izliyordu manzarayı. Karnından konuşurcasına homurdanan birkaç kişiyi fark ettim ama inanın üçü beşi geçmedi sayıları. Üç tane ana kuzusu, üç tane vatan evladı uğurlanıyordu Peygamber ocağına. Üçü de ayrı ayrı yerlere gidiyorlardı sanırım. Her birinin evinden, hanesinden, mahallesinden veya köyünden yakınları, akrabaları ve arkadaşları gelmişlerdi onları bu kutsal görevlerine giden yolun başlangıcında yolcu etmeye. Yaşlı teyzeler gördüm kalabalık arasında. Bir tanesine sordum ve 85 yaşında olduğunu öğrendim. Askere giden gençlerden birinin babaannesiymiş. Nasıl heyecanlıydı görmenizi isterdim.

Final sahnesi muhteşemdi. Ayrı ayrı her üç otobüsünde önünde toplanan gençler, İstiklâl Marşımızı söylüyorlar. Askere giden gençler, otobüsün içerisinde şoför koltuğunun hemen yanında ayakta “Hazır ol!” vaziyetinde selama durmuşlar, otobüslerdeki diğer yolcular da ayağa kalkmışlar, dışarıdaki koroya eşlik ediyorlar. Gözlerimle 85 lik teyzeyi aradım buldum kalabalık arasında. Zor tuttum kendimi koşup boynuna sarılmamak için. Çakı gibi bir asker modunda o da eşlik ediyordu bu muhteşem koroya.

Saat gecenin 23.45 iydi ve ben küçük kızım Aslıhan Gökçen’le birlikte misafirlerimi yolcu edip terminalden ayrılırken, o kadar mutluydum ki anlatamam. Yarın, yine bir 12 Eylül’dü ama benim için yeni bir 12 Eylül’dü. 34 Yıl önce bir karabasan gibi çöken 12 Eylül 1980 Darbecileri ve sonrasında 30 yıl boyunca iç ve dış destekli olarak sergilenen ihanet sarmalına rağmen, iktidar sahiplerinin gaflet ve dalaletlerine rağmen söndürülemeyen bu istiklâl ateşi ve yok edilemeyen bu kahramanlık ruhu, asla bozulmayan ve bozulamayacak bir “MAYA” olarak bir kez daha canlanmıştı gözlerimin önünde. Ben bu “MAYA” dan hiç şüphe etmedim. Yine hiç şüphe etmediğim bir şey daha var ve hiç kimsenin de şüphesi olmasın ki; dünkü Eylülcüler’in hâli ne ise, bugünkü Eylülcüler’in de akıbeti aynı olacaktır Allah’ın izniyle.

Evin kapısına geldiğimizde kızımla birlikte hâlâ bağıra bağıra söylüyorduk;

ÇATMA KURBAN OLAYIM ÇEHRENİ EY NAZLI HİLÂL,

KAHRAMAN IRKIMA BİR GÜL NE BU ŞİDDET BU CELÂL?

SANA OLMAZ DÖKÜLEN KANLARIMIZ SONRA HELÂL, 

HAKKIDIR HAKKA TAPAN MİLLETİMİN İSTİKLÂL…

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Zihni Açba - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Akyazi.net Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Akyazi.net hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) tarafından servis edilen tüm haberler Akyazi.net editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Akyazi.net değil haberi geçen ajanstır.