Akyazı Nostalji yazıları -26-

60’lı yılların nostalji yazılarına devam ediyoruz. Bu yazımızda 67 depreminde yıkılan eski G.Süleyman Paşa Camiinden, o yıllardaki belediye binasından ve çevresindeki sağlı sollu esnaflardan bahsederek Hastahane Mahallesine kadar uzanacağız inşallah!

Yazımıza 67 depreminde yıkılan tarihi G.S.PAŞA camii ile başlayalım. Cami, şu anda ana caddede yolun ortasında bulunan servi ağacının yanında, yola çok yakın yerde 1909 yılında balkonlu ahşap olarak inşa edilmişti.67 senesindeki depreme kadar 58 sene hizmet vermiştir. Dediğimiz gibi bina ahşaptı, alt katı bodrumdu. Her şeye rağmen çok güzel bir camiydi.

       Şimdi o yıllarda cami görevlileri kimlermiş bir bakalım: İmam olarak Bahattin Hoca  ( Bayrı ) ve Tahir Hoca ( Sofuoğlu.. Kenan Sofuoğlu’nun dedesi  )görev yapıyordu.  Müezzin olarak ise  67 senesindeki depreme kadar 50 seneye yakın olarak görev yapan İsmail Özhan ve Mustafa Yaşa vardı.Vaiz olarak da  İhsan Efendi     ( Mehmetalioğlu ) vardı.

67 Depreminden sonra cami hasar görmüş, minaresi çatlamış, hafif yan yatmıştı.Hasar gören camiyi yıkıp yenisinin yapılmasınaa karar verildi.

Fakat cami, tarihi olduğu için engel çıkartılıp bir türlü izin çıkmaz. İlgililer çare arar ve bir formül bulunur. Minare yan yattığı için minareyi yıkıp yenisini yapmak için gerekli izinler alınır.

İki tane kamyon gelir ve minare halatlarla bağlanır. Hesaplar minareyi yola yıkmaktı. Fakat nasıl olduysa kazayla(!)  minare, caminin tam ortasına düşer ve ortalığı müthiş bir toz bulutu kaplar.

Ben o gün oradaydım ve izlemiştim. Cami yıkılınca yenisinin yapılması için gerekli izinler kolaylıkla alınır ve hemen yapımına başlanır.İmece usulü herkes elinden geldiği kadar yardım eder ve şimdiki yerine dört sene gibi kısa bir zamanda yapılır ve 1971 senesinde yeni G.S.PAŞA Camii olarak ibadete açılır.

          Yıkılan eski cami ufak ve yola çok yakın olduğu için arka tarafında büyük bir boşluk vardı İşte bu boşluğa panayır kurulurdu.

Çadırlar kurulur; salıncaklar, atlı karıncalar, motorlar döner; sigaralara  halkalar atılırdı. Panayır,çok kalabalık ve eğlenceli olurdu. Hatırlar mısınız bilmem, panayır yerlerinde gizli saklı rulet döndürürlerdi. Ruletin bir kulaç çapında bir tahtası ve altında bir mil, bir rulman vardı. Sekiz dilime ayırır ve ayrı renklere boyarlardı. Araba lastiğinden kesilmiş ibik çivilere dokunu,r tırrrr diye ses yapar, neticede dilimlerden biri gelir, çomağın karşısında durur. Altın dişli madrabaz, tutturan çocuğa yatırdığı paranın iki mislini verir. Diğer mangırları süngerle çeker, hoop cukkaya!

Akşam giderken paraları taşımaktan zorlanır,    tık tık sığmaz torbaya. İhtimal hesabına vurursanız şansınız sekizde birdir. Ruletçi sekizde yedi alır. Üstelik o para basmaz, daima toplar. Bir de yuvarlak sarı kırmızı boyanmış tezgâhlar vardı. Topu çevirir, para bastığınız yere gelince iki misli alırdınız. Bir de “hacı baba”  denilen daha geniş bir yer vardı. Top oraya gelirse kimse bir şey alamazdı. Ne hikmetse top hep hacı babaya girer, kimse bir şey alamazdı, paralar da uçar giderdi..

          Bir de panayır zaman gerçek olmuş bir olaydan bahsedeyim: Dört gece bekçisi, dolaşırlarken gece yarısından sonra salıncaklara binmek isterler. Oturup hemen çalıştırırlar. Yavaş yavaş dönen salıncaklar hızlanıp durduran da olmayınca sabaha kadar dönerler. Sabah camiye gelen cemaat tarafından görülüp kurtarılırlar. Dört bekçi hastaneye kaldırılıp tedavi altına alınır...

          Evet, cami ve çevresini anlattıktan sonra hemen arkasında bulunan belediye binasına geçelim: 1980 darbesine de ev sahipliği yapmış belediye binası bodrum üzeri ahşaptı ve tek katlıydı. Cami ile belediye binası arasında tarihî bir su deposu vardı. Leylekler her sene gelir tepesinde yuva yapardı. Bir de yine tepesinde bizim o zamanlar canavar düdüğü dediğimiz bir düdük vardı. Ramazanlarda iftar zamanı ve bir de 10 Kasım’da öterdi. Aynı su deposundan orman işletme binasında da vardı..

         O yıllarda belediye binasının altında Tuzcu ve Yemişçi Süleyman Ceyhan’ın ( Muyo ) dükkânı ile Ceylan Otobüsleri Yazıhanesi ve Dokurcun durağı olduğu için çok hareketli bir yerdi. Diyebilirim ki Akyazı’nın en iyi iş yapan bölgesiydi. Muyo’nun yanında Manifaturacı İhsan Sarı’nın dükkânı ve köşede bir bakkal vardı..

        Şimdi de belediye binasının arka tarafına bir göz atalım: Arka tarafta Mustafa Kopya’nın binasının altında o yıllarda Akyazı’daki dört fırından biri olan Nuri Kuru’nun ekmek fırını vardı. Kardeşi Servet Kuru ve çocukları ile beraber çalışırlardı. Nuri Kuru, şu bildiğimiz Akyazı’nın renkli simalarından olan ve  kaybolup bir daha bulunamayan Cemil’in babasıdır. Fırının yanında Pazarköy’den İhsan adında birinin kahvesi vardı. Sokağı geçince Tuzcu Süleyman Ceyhan’ın eski evi vardı Altındaki dükkanda tuz öğütürdü. Tuzcunun yanında kamyoncular yazıhanesi, bir bakkal ve köşede Hüseyin Avni Şahin’in zahireci dükkanı vardı Sonra orayı Ürdüç’ler alıp nalburiye dükkanı yapmışlardı...

          Biraz da o yılların Pazarköy Sokağına bir göz atalım: O yıllarda Pazarköy Sokağı öyle pek fazla gelişmemişti. Sokakta çok  esnaf da yoktu. Olanlar da zaten tek tüktü ve dağınık haldeydi. Olanları da şöyle bir hatırlayalım: Dokurcun durağının karşısında köşede aşçı Şükrü Şirin’in lokantası vardı.Pazarköy Sokağına dönecek olursak lokantanın yanında Alaağaç’tan Mustafa Sevencan’ın bakkal dükkânı vardı. Mustafa Abi, köylülerden tereyağı ve yumurta toplar; perakende veya toptan satardı. Yanında Hasan Şimşir’in tek katlı atölyesi vardı Genellikle silah ve tabanca tamiri yapardı. Onun yanında da Yeniköy’den Osman Şimay’ın atölyesi vardı. Atölyeden dört beş evden sonra Cevat Böcek’in evi vardı. Altında çocukları Vedat ve Suat ile bakkal dükkânı çalıştırırlardı..

        Tekrar başa gelirsek Ürdüç’lerin yanında Akyazı’nın eski tornacılarından Hamza Kopya’nın dükkânı vardı. Eskiler bilir,onun evi o dönem Akyazı’nın en güzel evlerinden biriydi. Hatta Hakim Büyük Feridun Bey, o evde otururdu. Hamza Kopya’nın yanında şimdi olduğu gibi Sak Ticaret vardı. Tabii yine tek tük evlerden sonra Recep Türkyılmaz’ın şeritçi dükkanı vardı.Şeritçiden sonra ilerde fındık kırma fabrikası ve yanında da Ahmet Böcek’in atölyesi vardı. Oğlu Selehattin ile beraber çalışırdı diyerek yazımıza nokta koyup yazımızın ilk bölümünü bitirelim.

       Haftaya Ada Caddesindeki dükkânları kaldığımız yerden sağlı sollu anlatıp  Hastane Mahallesine kadar yazıp bitireceğiz inşallah! Kalın sağlıcakla!

31 Eki 2021 - 01:00 - Yaşam


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Akyazi.net Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Akyazi.net hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) tarafından servis edilen tüm haberler Akyazi.net editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Akyazi.net değil haberi geçen ajanstır.

01

S.karcı - Bu yazılarınızı çok büyük bir keyifle okuyorum.Çocukluğumun Akyazısını tekrar gözümde canlandırıyorum.

Kalbimde bir sızı oluşuyor.

Duygu patlamaları yaşıyorum her seferinde...

Bu yazılara devam

Yanıtla . 4Beğen . 1Beğenme 31 Ekim 10:13